HP’den dokunmatik laptop, bu dokunmatik laptop ilk olarak “Touch the future now” adlı reklam filminde karşımıza çıkmıştı… Bakalım bu dokunmatik laptop’lar nezaman piyasada satışa sunulacak. Şuan satış konusu söz konusu olmasada, bu yeni teknoloji ucuza satılacağını düşünmüyorum.
Koç Üniversitesi’nde MBA yapan öğrenciler, artık öğrenci değişim programı kapsamında Kosta Rika’daki INCAE Business School’da da eğitim alabiliyor.
Dünyanın en iyi MBA programları listesinde her yıl aralıksız yer alma başarısını gösteren INCAE’ye kurulum aşamasından bu yana destek veren Harvard Business School, eğitim süreci ve planlanması da dahil olmak üzere üniversiteye yoğun bir danışmanlık hizmeti sunuyor.
21. yüzyılın iş dünyası liderlerinin gelişimine katkıda bulunmayı hedefleyen Koç Üniversitesi MBA programı, dünyanın en saygın üniversiteleriyle öğrenci değişim programları yürütüyor. Koç MBA programının sunduğu öğrenci değişim programı fırsatlarından yararlanan MBA öğrencileri vizyonlarını genişletme ve uluslararası kariyere sahip olma fırsatını elde ediyor. Koç MBA’in öğrenci değişim programı anlaşması bulunan saygın okullar arasına Kosta Rika’daki INCAE Business School da katıldı.
1964 yılında Harvard Business School’un denetiminde kurulan INCAE, Latin Amerika’nın en iyi “uluslararası iş okulu” olarak tanınıyor. Kosta Rika ve Nikaragua’da iki kampusu bulunan INCAE, her yıl dünyanın en iyi MBA programları listesinde yer alıyor ve uygulamaya yönelik eğitim anlayışıyla dikkat çekiyor. İş dünyasına küresel bir perspektiften yaklaşan eğitim sistemiyle öne çıkan INCAE, yalnızca dünyanın en saygın üniversiteleriyle değişim programları gerçekleştiriyor. Latin Amerika’daki pek çok önemli firmanın üst düzey yöneticileri INCAE’de eğitim almış isimlerden oluşuyor. Üniversite aynı zamanda iş dünyasında “uluslararası rekabet” konusuna yönelik gerçekleştirdiği derinlemesine çalışmalarla da tanınıyor.
İki eğitim kurumu arasındaki öğrenci değişim programı anlaşması, Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Attila Aşkar, Koç Üniversitesi İşletme Yüksek Lisans Programından Sorumlu Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Serpil Sayın, Türkiye’nin Kosta Rika Fahri Konsolosu Dr. Micheal Adanauer ve Kosta Rika’nın Türkiye Fahri Konsolosu Serhan Süzer’in katıldığı bir törenle imzalandı.
Kosta Rika Fahri Konsolosu Serhan Süzer, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi anlamında yoğun çalışmalar yürüttüklerini belirterek, eğitimin bunun önemli bir bacağını oluşturduğunu söylüyor ve ekliyor: “Türkiye ve Kosta Rika arasındaki kültürel bağların yenilikçi bir vizyon doğrultusunda oluşturulması ve yapılandırılması hedefiyle pek çok alanda çalışmalar yürütüyoruz. Eğitim, bu konular içerisinde en çok önem verdiklerimiz arasında ilk sırada yer alıyor. Ülkemizin en saygın eğitim kurumlarından biri olan Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü ile Kosta Rika’daki INCAE Business School arasında başlatılan öğrenci değişim programını çok önemli bir dönüm noktası olarak görüyoruz. Bu sayede iki ülkenin gençlerinin ve iş dünyasının çok daha yakın ilişkiler kuracağını öngörüyoruz.”
Koç Üniversitesi MBA ve EMBA programları hakkında:
Dünyanın en saygın üniversiteleriyle eşdeğer eğitim veren Koç Üniversitesi’nin MBA (Master of Business Administration) programı 1993 yılında hayata geçirilmiş, 1994 yılında programa Executive MBA (EMBA) eğitimi de dahil edilmiştir. 2004 yılında Frankfurter Allgemeine tarafından Avrupa’nın en iyi yirmi EMBA programı arasında gösterilmiş olan Koç Üniversitesi Executive MBA programı, Business Week tarafından ise ABD dışındaki en iyi EMBA eğitimleri listesine Türkiye’den girmeyi başaran tek program olmuştur. EMBA programına iş dünyasında minimum 5 yıl deneyim sahibi profesyoneller katılabilmektedir. Koç Üniversitesi MBA ve EMBA programları iş yönetimi alanında kapsamlı ve dünya standartlarında eğitim sunmak hedefiyle hazırlanmıştır. Her iki program da Amerika ve Avrupa’nın belli başlı üniversitelerinde sunulan eğitimlerin ülkemiz ortamına uyarlanmasıyla oluşturulmuş olup, küresel ve yerel gelişmeler doğrultusunda güncellenen bir yapıya sahiptir. Dünya çapında eğitmenlerin yer aldığı programların temel hedefi, 21. yüzyılın iş dünyası liderlerinin gelişimine katkıda bulunmaktır.
Koç Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi ve İşletme Enstitüsü EQUIS akreditasyonuna sahip:
Koç Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi ve İşletme Enstitüsü Türkiye’de ve içinde bulunduğu bölgede EQUIS akreditasyonuna sahip ilk ve tek okuldur.
Tüm dünyada, 34 ülkede sadece 117 işletme okulu EQUIS akreditasyonuna sahiptir. EQUIS akreditasyonu yönetim ve iş idaresi konularında faaliyet gösteren yüksek öğrenim kurumlarına verilmektedir. Kapsamı, yüksek öğrenim kurumunun bu alanlardaki tüm programlarını ve faaliyetlerini içermektedir. Koç Üniversitesi’nin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin İşletme, Ekonomi, Uluslararası İlişkiler lisans programları, İşletme Enstitüsü’nün MBA, Executive MBA, Finans Yüksek Lisans ve İşletme Doktora programları ile birlikte araştırma ve yönetici eğitim programları da bu kapsamın içinde yer almaktadır. Koç Üniversitesi aldığı EQUIS akreditasyonuyla, programları, öğrencileri, mezunları ve fakülte üyeleriyle uluslararası tanınma vizyonuna ulaşmada bir adım daha atmıştır.
EQUIS Akreditasyonu: EQUIS bir yüksek öğrenim kurumunun on değişik alandaki faaliyetlerini uluslararası ölçütlerle kıyaslamaktadır. Bu kategoriler, Yönetişim ve Strateji, Programlar, Öğrenciler, Fakülte Üyeleri, Araştırma ve Geliştirme, Yönetici Eğitim Programları, Topluma Katkı, Kaynaklar ve Yönetim, Uluslararası Konum ve Kurumsal İlişkilerden oluşmaktadır.
EQUIS Akreditasyonu alan üniversiteler: EQUIS akreditasyonu aralarında London Business School, Cambridge, INSEAD, IMD, HEC ve Bocconi’nin yer aldığı 34 ülkeden 117 okulda vardır.
Dünya’nın en küçük LCD ekranı hazır…
Kablosu kendinden daha büyük ama müthiş bir çözünürlük sunuyor: İşte Dünya’nın en küçük LCD’si.
0.27 inç yani sadece 7 mm’lik bu LCD ekran oldukça ilginç 640 x 480 çözünürlüğü ile kendisinden beklenmeyecek derecede büyük çözünürlük sunuyor. Bu tür minyatür ekranlar oyuncuların ve ev sinema sistemi kurmak isteyenlerin bir işine yaramıyor gibi gözükse de çok ilginç şeyler olabilir. Bu minyatür ekranları kullanan özel bir gözlük ile oyuncular ve izleyiciler kendilerini sanal dünyaya daha da fazla kaptırabilir.
Çok önemli kullanım alanları olan bu küçük ekranlardan Kopin’in yeni geliştirdiği model, küçük ekranlar piyasasında muhtemelen büyük pay sahibi olacak. Özellikle dijital kameralarda ve video kameralarda bu tür ekranlara ihtiyaç var. Ayrıca askeri kullanım için de uygun. Kasktan gözün kenarına inen küçük bir ekran askerin silah kamerasıyla etrafı hedef olmadan kontrol etmesi için faydalı. Bu tip mini ekranlar uzun zamandır var, ancak daha önce bu boyutlara inildiğinde bu çözünürlüklere ve görüntü kalitesine ulaşılamıyordu. Mesela dijital kamerada güzel gözüken bir fotonun daha sonra bilgisayarda açıldığında berbat göründüğüne şahit olmuşsunuzdur. İşte bu yüzden küçük ve kaliteli ekranlara ihtiyaç var. Ama burada bitmiyor; işin geleceği daha da ilgi çekici…
Chip Online
Çözünürlük artacak, fiyatlar uçacak!
Araştırmanın esas amacı 2048 x 2048 çözünürlüğe ulaşabilmek. Bu kadar küçük bir ekrana da o kadar piksel sığdırmak gerçekten çok zor. Bu ekranı geliştiren Kopin kendini bir nano yarıiletken şirketi olarak tanımlıyor. 640 x 480′den sonra şimdi öncelikle SVGA 800 x 600 bir ekran ve ardından XGA 1024 x 768 bir başka ekran üretecekler. SXGA 1280 x 1024 ekrandan sonra da nihayet bir posta pulu büyüklüğünde ve çok yüksek çözünürlüklü LCD ekranı yapacaklar.
Yol haritasını çizmişler ve PC’de monitörlerin senelerdir takip ettiği çözünürlükleri hızla aşacaklar. En küçük çözünürlüklü ekranları için fiyat 45 dolara inerken 1280 x 1024 çözünürlüklü modelin 3600 dolarlık fiyatı dudak uçuklatıyor.
Son olarak bu küçük ekranlarda kaliteli görüntünün bir önemini tekrar vurgulayalım. Dev ekranlar harikadır ve küçük ekranlar bugüne kadar hem görüntü kaliteleri kötü olduğu için, hem de görme zorluğu yüzünden çok tutmadı. Ancak göze yakın ve çok kaliteli görüntü sunabilen ekranlar, mobilite avantajı sunacaklar. Yolculuk esnasında gözlük ve kulaklığı takarak gayet etkileyici bir sinema performansı yakalamak mümkün olacak.
Almanya’ya ilk elektronik posta 3 Ağustos 1984 tarihinde ABD’den gönderildi. Boston’daki ünlü Massachusetts Institute of Technology (MIT) tarafından yollanan e-posta, Karlsruhe Üniversitesi enformatik uzmanı Werner Zorn’un CSNET isimli bilgi paylaşım ağına dahil edildiğini müjdeliyordu.<
Aradan geçen 25 yılda elektronik postalar, sadece bilimsel bilgilerin paylaşıldığı bir iletişim biçimi olmaktan çıkıp günlük yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Almanya'daki internet kullanıcılarının değişen profiliyle birlikte e-posta kullanımında da farklılıklar görülüyor.!--more-->
E-posta hâlâ gözde
Alman bilişim branşı birliği BITKOM tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre, Alman bilgisayar kullanıcıları elektronik postaya olumlu bakıyor. Kullanıcıların yüzde 88′i e-postanın yaşam kalitesini artırdığına inanıyor. Yüzde 89′u esnekliğe imkân tanıdığını, yüzde 84′ü ise bilgiye erişimini kolaylaştırdığını düşünüyor. Alman bilgisayar kullanıcısının yüzde 66’sı üretkenliğinin e-postayla arttığına inanırken, yüzde 61′i bu iletişim aracı sayesinde zamandan tasarruf ettiğini belirtiyor.
BİTKOM’un araştırması Almanların yaklaşık yüzde 70′inin düzenli olarak internet kullandığını, 14 yaşından büyük kullanıcıların yüzde 85′inin e-posta kullandığını ortaya koydu.
E-posta kullanımı eğitim seviyesi ve yaşa göre değişkenlik gösteriyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe e-posta kullanım oranı artıyor. Aynı şekilde çeşitli yaş grupları e-postayı farklı kullanıyor. 14-29 yaş arası bilgisayar kullanıcılarının dörtte biri her gün e-posta arterken bu oran 45-59 yaş arası grupta yüzde 50′ye çıkıyor. 60 yaş üzerinde e-posta kullanımı tekrar dörtte bire iniyor.
Gençlik “anında mesaj” diyor
Kullanıcılar, cinsiyete bağlı farklı bir profil sunuyor. Alman erkeklerinin yüzde 59′u her gün elektronik posta atıyor. Kadınlarda bu oran yüzde 43′e geriliyor.
E-posta, 14-29 yaş arası grupta anlık mesajlaşma yazılımlarıyla yoğun bir rekabet yaşıyor. Bu yaş grubundaki her iki kişiden biri internet üzerinden sohbet ve haberleşme için chat ve MSN Messenger gibi anlık mesajlaşma hizmetlerini kullanıyor. Bu oran, yaş küçüldükçe daha da artıyor. 10-17 yaş arası çocuk ve gençlerin yüzde 94′ü e-posta yerine anlık mesajlaşmayı tercih ediyor.
Alman bilişim branşı birliği BITKOM’un başkanı August-Wilhelm Scheer, “Elektronik posta, iletişimi hızlandırıp basitleştirdi. Artık kimse e-postadan vaz geçmek istemiyor” diyor.
TÜBİTAK, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının Milli Gemi (MİLGEM) projesi kapsamında üretilen Türkiye’nin ilk savaş gemisinin su altı haberleşme ve hedef tespitini yapan ‘’sonar sistemini” başarıyla tamamladı
Tamamen yerli teknolojilerle geliştirilen ve dünyada çok az ülkenin sahip olduğu teknoloji, deniz altında ses dalgalarıyla iletişim sağlayabildiği gibi, dost ve düşman denizaltıları da belirleyebiliyor.
Üretim aşaması 4 yıl süren teknoloji, olası torpido saldırılarını önceden belirleyip, sinyal demetleriyle düşman donanmasının haberleşme sistemini de yanıltabiliyor.
Teknoloji bugün Türk savaş gemisine entegre edilmek üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığına teslim edilecek.
AA muhabirine açıklama yapan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Malzeme Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Tarık Baykara, MİLGEM Projesi kapsamında olan ve Milli Savunma Bakanlığı Savunma Sanayii Müsteşarlığınca desteklenen ”Milli Sonar Sistemi” projesinin başarıyla sonuçlandırıldığını bildirdi.
Baykara, MİLGEM kapsamında geliştirilen ve dünyada az sayıda ülkenin sahip olduğu sualtı haberleşme ve hedef tespitini sağlayan sonar teknolojisinin TÜBİTAK MAM Malzeme Enstitüsü’nde tamamen milli olanaklar kullanılarak geliştirildiğini belirtti.
Dünyada önemli bir güç olmanın başlıca koşullarından birinin güçlü deniz kuvvetlerine, güçlü bir deniz teknolojisi alt yapısına sahip olmaktan geçtiğini vurgulayan Baykara, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Milli Gemi Proje Ofisi personeli, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Araştırma Merkezi Komutanlığı personelinin de katılım ve işbirliğiyle tamamlanan projeyle Türkiye’nin deniz teknolojileri alanında dev bir adım attığını söyledi.
ABD, İngiltere, Almanya, Rusya ve Güney Kore gibi birkaç ülkede kullanılan bu teknolojiye artık Türkiye’nin de sahip olduğunu kaydeden Baykara, bundan önceki yıllarda bu alandaki ihtiyaçların tümünün yurt dışından karşılandığına ve bu teknolojiye çok yüksek ücretler ödendiğine işaret etti.
Baykara, ”Özellikle donanmamızın haberleşme sistemindeki bu bağımlılık büyük bir zafiyet yaratmakta idi. Artık Türkiye bu alanda dev bir atılımı gerçekleştirerek bu konuda devler ligine girmiş bulunmaktadır” dedi.
-”TÜBİTAK, GEMİNİN BEYNİNİ ÜRETTİ”-
Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 2005′de ilk milli savaş gemisinin yapımını, Türkiye’nin alt yapısı ve imkanlarıyla adına MİLGEM denilen ”milli gemi” projesiyle başlattığını anlatan Baykara, projenin çağdaş bir savaş gemisinin sahip olması gereken en ileri teknolojilerle ve silah sistemleriyle donatılmış bir savaş gemisinin tasarımından, imalatına kadar olan bütün aşamalarının programlandığını aktardı.
Türkiye’nin ilk milli savaş gemisini geçen yıl Eylül ayında törenle denize indirdiğini anımsatan Baykara, bu geminin ”beyni” olarak düşünülebilecek sonar sisteminin, TÜBİTAK MAM Malzeme Enstitü tarafından üretilmesinin kararlaştırıldığını ve projenin 2005′de başlatıldığını dile getirdi.
Baykara, projenin tüm aşamalarıyla başarı ile sonuçlandırılarak sistemin Türkiye’nin ilk milli savaş gemisine takılabilecek hale getirildiğini bildirdi.
Sonar sistemlerinin deniz altında çalışan ”radar” sistemleri gibi düşünülebileceğini ifade eden Baykara, sistemi şöyle anlattı:
”Deniz altında elektrik-elektronik sinyaller geçersiz olduğu için sadece ses dalgaları ile iletişim yapılabilir. Bu bakımdan, bir sonar sistemi esas itibarıyla ses dalgası üreten bir sistemdir. Bu ses dalgaları ile haberleşme ve iletişim sağlanabildiği gibi, dost veya düşman denizaltılar belirlenebilir ve takip altına alınır, ayrıca olası torpido saldırıları önceden belirlenebilir. Aynı zamanda bu ses dalgalarıyla yaratılabilecek farklı sinyal demetleri ile düşman donanmasının haberleşme sistemi karıştırılabilir, yanıltılabilir.”
-”TÜM TESTLERDE BAŞARI GÖSTERDİ”-
Projede, deniz suyuna dayanıklı çok özel ”elastomerik” bir malzeme ile kaplanan ve bir teknoloji harikası olarak isimlendirilebilecek ”transdüser” teknolojisini de TÜBİTAK MAM laboratuvarlarında geliştirdiklerini kaydeden Baykara, bunlardan 280′inin bir araya getirilerek büyük bir sistem oluşturulduğunu anlattı.
Baykara, bu sistemin, bir savaş gemisinin beyni gibi çalıştığını dile getirerek şöyle konuştu:
”Bunda olabilecek en küçük bir aksaklık tüm savaş gemisini felç edebilir. Bu sistem haftalar süren test sürecinden geçirildi, onaylandı ve ayrıca fabrika kabul testi denilen en son aşamayı da geçti. Sistem, bugün itibarıyla da teslim aşamasına geldi. Sanıyorum bu yıl içerisinde de ilk milli gemimize takılarak monte edilecek ve akabinde deniz üstü uygulamalarıyla hizmet vermeye başlayacak.”
-”TEKNOLOJİ TÜM SAVAŞ GEMİLERİNE UYGULANABİLİR”-
Baykara, proje kapsamında dünyaca kabul görmüş, uluslararası akreditasyona sahip bir Sualtı Akustik Laboratuvarı’nın da kurulduğunu anımsatarak, bu laboratuvarda her türlü sonar sisteminin tasarımı, imalatı, standartlara uygun test ve denemeleri yapılabildiğini ve bundan sonra da çok önemli projelere imza atabileceklerini bildirdi.
Bu laboratuvarda dünya standartlarının ötesinde bir havuz sisteminin bulunduğunu ve buradaki modern teknolojilerle bundan sonra kızağa konulacak tüm milli savaş gemilerinin sonar sistemlerini rahatlıkla ve kısa sürelerde gerçekleştirebilecek bir düzeyin yakalandığını kaydeden Baykara, ayrıca donanmanın sahip olduğu tüm gemilerin sonar sistemlerinin yenilenmesi, bakımı, geliştirilmesi ve iyileştirilmesinin de yapılabileceğine işaret etti. Baykara, ”Asıl amacımız geleceğin ileri teknoloji sonar sistemlerini en uç noktalara götürmek ve Deniz Kuvvetlerimizi bu alanda en ön saflara taşımaktır” dedi.
-”PEK ÇOK ÜLKENİN HAYALİNİ SÜSLÜYOR”-
Baykara, sahip olunan teknoloji ile geliştirilecek ürünleri uygun koşullarda yurt dışına da satmayı hedeflediklerini ifade etti.
Türkiye’nin bu tür ileri teknolojileri yurt dışından alma gibi bir anlayışının bulunduğunu belirten Baykara, ”Ulusal kurum ve kuruluşlarımızın bu konuda duyarlı olmalarını bekliyoruz. Büyük emek ve bilgi birikimi gerektiren ve ağırlıklı olarak uzman insan gücü birikimine dayalı bu teknolojiyi yaratmak kolay değil. Kolay olsaydı pek çok ülkenin hayalini süsleyen bu teknolojiye herkes sahip olabilirdi” diye konuştu.
Baykara, TÜBİTAK MAM Malzeme Enstitüsü’nün 15 kişilik uzman bilim adamı araştırmacı ve araştırma teknisyeninden oluşan ekibin, son dört yılda gece gündüz çalışarak büyük bir başarıya imza attığını ve Türkiye’yi dünya ölçüsünde büyük bir rekabetin sürdüğü deniz teknolojilerinde ön saflara getirdiğini sözlerine ekledi.
Sanyo tarafından geliştirilen Eneloop isimli cihaz hareket halined iken güneş enerjisi yardımı ile elektronik cihazları şarj edebiliyor
Taşınabilir bir cihaz olan ve ortalama bir kitap büyüklüğünde bir cihaz olan Eneloop, üzerinde bulunan solar paneller yardımı ile USB’den şarj yapabiliyor. Eneloop başta cep telefonu olmak üzere küçük elekronik cihazları şarj edebilme kabiliyetine sahip.
Sanyo ek olarak piyasaya sürdüğü Eneloop Mobile Booster adını verdiği özel bir cihazla dizüstü bilgisayarlara da hizmet sunuyor. Booster üzerinde bulunan Li-İyon pilleri şarj ediyor. Pillerin tam şarjı ise 1,5 ila 3 gün sürüyor. Tam dolu Booster, bir dizüstünü 20 ila 40 dakika çalıştırabilecek enerji sunabiliyor.
Eneloop’un tek solar panelli yurtdışı fiyatı 90, çift solar panelli yurtdışı fiyatı ise 150 dolar olarak açıklandı. Booster ile ilgili bir fiyat açıklaması ile yapılmadı.
Microsoft cuma günü Avrupa’ya duyurduğu Windows 7 “E” sürümünde tarayıcı rekabetini göz önünde bulundurarak tarayıcıların yüklemeleri ile ilgili seçenekleri serbest bırakacağını açıkladı.
Windows 7 görülüyorki artık tarayıcılarda rekabeti göz önünde bulunduracak. Artık tarayıcı yüklemelerinde diğer tarayıcı seçeneklerinide gösterecek.
“ballot screen” ile tarayıcılarınızı seçebiliyorsunuz.
Adobe Snow Leopard’da CS3 desteklemiyor.
Mac kullanan grafikerler yandı! İki ucu pis değnekle karşılaşan profesyoneller ne yapacak?
Adobe, Creative Suit 3′ü Snow Leopard’da desteklemiyor. Grafikerlerin sadık Mac kullanıcıları olduğunu ve Adobe Creative Suit’lerin hiç de ucuza gelmediğini düşünürsek, bu karar kullanıcılara oldukça pahalıya patlayacak.
Peki Adobe CS3′ü Snow Leopard’da kullanmaya kalkınca ne oluyor? Bazı kullanıcılar düzgün bir şekilde kullanabildiğini söylüyor ancak pek çok kullanıcı fontları değiştirdiğinde çökmelerle karşılaşıyor. Snow Leopard, CS3′ten çok sonra çıktığı için ortada yapılmış uyumluluk testleri yok. Adobe da ağırlığını CS4′e ve gelecek sürümlere veriyor. Yani Adobe CS3 kullanıcıları Snow Leopard’a geçerlerse, sorunlarla kendi başlarına ilgilenmeleri gerekecek. Ancak paralı destek programına üye olan kullanıcılar teknik destek alabilecek.
Aslında CS3′ün çoğu özelliği Snow Leopard altında düzgün çalışıyor. En büyük sorun Flash panelleri ve Adobe Drive/Version Cue’da yaşanıyor.
Bütün bunlarla beraber unutmamak gerekiyor ki profesyonel kullanıcıların işleri pek hata kaldırmıyor. Sistem çöktüğünde kaybedilen işi büyük bir mali yükü olabilir; Snow Leopard altında CS3 kullanmak, CS4′e geçmekten daha pahalıya patlayabilir. Bu yüzden Adobe, kullanıcıların CS4′e geçmesini istiyor.
“Linux Windows’a benzemiyor!”
Linux’un babası Torvalds’ın “Linux Windows’a benzedi” sözüne en sert tepki bakın kimden geldi.
Red Hat CEO’su Jim Whitehurst, daha önce Linux gittikçe Windows’a mı benziyor? haberiyle aktardığımız, Linus Torvalds’ın görüşlerine karşı çıktı.
Whitehurst, Red Hat’ın şirket konferanssında Torvalds’ın görüşlerine karşılık verdi. Whitehurst’a göre Linux büyüyor ve özellikler açısından zenginleşiyor. Ona göre sistemin şişmesi, ancak kimsenin istemediği özelliklerin eklenmesiyle gerçekleşiyor.
“Linux büyümeye devam etti ve kullanılışlılığı genişlemeye devam ediyor. İnsanların istediği işlevler ekleniyor. Linus ile yorumu hakkında konuşmadım. Ben bunu şişme olarak görmüyorum. Şişme ve fazlalık, kimsenin istemediği özellikleri eklemeye başladığınızda ortaya çıkar. Linux kullanıcılarının doğası katılımcı olmalarıdır. Linux’un büyüdüğünü düşünüyorum ama bunun insanların istediği özelliklerle gerçekleştiğini ve başkalarından farklı olarak modüler bir şekilde gerçekleştiğini düşünüyorum. Bu büyümeyi olumlu görüyorum” diyen Whitehurst, olaya Linux’un babasından farklı bakıyor.
Google’ın neden “internetin 1 numarası” olduğunu hiç düşündünüz mü? İşte size 5 neden…
Google geçtiğimiz günlerde haberini yaptığımız üzere 11. yaş gününü kutladı. Google, kendisinden önceki arama krallarını devirerek tahtın hakimi oldu. Bir şeyi internette aramak için “Googıllamak” tabiri bile ortaya çıktı ve yaygın bir şekilde kullanılıyor. İnternetin en önemli parçası haline gelen bu arama motoru, sadece bununla kalmadı. Google’ın hayatımıza kattığı teknolojiler, kullanıcıların vazgeçemediği araçlar halini aldı.
İşte Google’ı vazgeçilmez yapan projelerden 5 tanesi…
Google Books
Google’ın en çok dava alan projesi, telif hakları engellerine takılıp duruyor. Bununla birlikte Google’ın açıkladığı şekliyle çok etkileyici bir proje. İnternet üzerinde İskenderiye Kütüphanesi gibi bir abide meydana getirmeyi hedefleyen, hırslı bir proje. İnsanlığın bilgiye özgürce ve kolayca erişimi açısından inanılmaz faydalı.
Google Books milyonlarca baskıdan kalkmış nadide kitabı tarayıp internete yüklerse, bu kitapların tarihten silinmesini engellemiş olacak.
Gmail: Neleri değiştirdi?
Internet üzerinde olmazsa olmazlardan biri de e-posta hizmetidir. Google’ın Gmail’ı sunduğu dev depolama alanıyla bir daha hiç posta temizliği yapmaya gerek bırakmıyor. Rakipleri olan Hotmail ve Yahoo Mail’ı da zorlayarak, farklı posta hizmetlerini seven kullanıcılar için de olumlu bir etkisi oldu.
Rekabet yarattı, bu da bütün kullanıcıların işine geldi. Aslına bakılırsa bu rekabet sadece kullanıcıların değil, Yahoo ve Microsoft’un da yararına oldu. Gelişen hizmetler sayesinde onlar da kullanıcı sayılarını arttırdılar.
Gmail, Google’ın bütün hizmetlerini birleştiriyor ve bu sayede pek çok günlük işi tek bir yerden kolayca yapmaya imkan tanıyor. Kullanıcı dostu, iyi tasarlanmış bir e-posta hizmeti.
Google Earth ve Google Maps: Adres bulmak
Bir zamanlar MapQuest vardı ancak bu Google Maps ve Google Earth ile değişti. Devamlı birbirinden ilginç özelliklerle haberlere konu olan bu uygulama, dünyanın etkileyici manzaralarını bütün kullanıcıların gözleri önüne seriyor. Bir zamanlar sadece gelişmiş ülkelerdeki askeri kuvvetlerin elinde olan uydudan gözlem yeteneğinin, sıradan vatandaşın kullanımına açılması dev bir olaydır.
Elbette bu haritalar üzerinde bazı askeri tesisler sansürlenmiş durumda ama bu sıradan kullanıcıları pek ilgilendirmiyor. Günlük hayatta insanlar ilk kez gidecekleri bir yerin adresini aldıktan sonra Google’a girerek bu yerin haritasına ve krokisine bakarak gidecekleri yeri önceden kolayca keşfedebiliyorlar ve nasıl ulaşacaklarını planlayabiliyorlar.
Google’ın bu hizmetleri pek çok öğrenciye sınava girecekleri yeri öğrenme, tatilcilere önceden bir göz gezdirme ve rota kestirme imkanı sundu, sunmaya da devam ediyor.
Chrome internet tarayıcı: Hızlı JavaScript
Google Chrome internet tarayıcı henüz Pazar payı küçük olmasına karşın oldukça seviliyor. Güçlü JavaScript yetenekleri sayesinde çok hızlı açılıyor ve sayfaları çok hızlı yüklüyor. Elbette her internet tarayıcının kendisine göre avantajları ve kullanım kolaylıkları var. Bununla birlikte pek köklü olmayan bu tarayıcı, uzun yıllardır bu işi yapan Internet Explorer, Mozilla Firefox, Apple Safari ve Opera ile sağlam bir rekabete girmeyi başardı.
Sekmeleri yalıtmasıyla tarayıcı çökmelerine karşı iyi bir önlem alan ve güvenliği yükselten Google Chrome, geliştirilmeye devam ediyor. Sony dizüstü bilgisayarlara da kurulu geliyor. Bu sayede pazar payını arttırabilir.
Google Docs: Birlikte çalışma
Microsoft Office’in en büyük rakibi olan bu uygulama, Open Office gibi açık kaynak kodlu ofis uygulamalarından çok daha fazla ilgi çekti. Word, Excel ve Powerpoint’te yapılan işleri ücretsiz olarak bu hizmet üzerinden yapmak mümkün. Microsoft, Office’in Web sürümünü bu yüzden hazırlamak zorunda kaldı.
Google Docs’un en önemli özelliklerinden biri de ortak çalışma platformu sunmasıydı. Aynı dokümanlar üzerinde çalışan kullanıcılar için büyük kolaylık sundu. Google Docs gelişmeye devam ediyor ve bazı iş yerlerinde Office alternatifi olarak kullanılıyor. İnternet üzerinden çalışan bu uygulamalar, kurulum gerektirmeden herhangi bir bilgisayardan erişilebildikleri için kullanıcılara büyük özgürlük sunuyorlar. Google Docs ile bilgisayar değiştirirken verileri elle internete yüklemek, USB belleğe atmak ya da senkronize etmek gerekmeden çalışmayı sürdürebilen kullanıcılar, bu rahata alışıyor.
